26 Ekim 2026 · İstanbul - İzmir

Kategori: Uncategorized

  • Asiye Dinçsoy: “Oyunculuk Benim İçin Bir Dönüşüm Alanı”

    Asiye Dinçsoy: “Oyunculuk Benim İçin Bir Dönüşüm Alanı”

    Asiye Dinçsoy: “Oyunculuk Benim İçin Bir Dönüşüm Alanı” — SanatHayat
    Söyleşi — Sinema & Dizi

    Asiye Dinçsoy: “Oyunculuk Benim İçin Bir Dönüşüm Alanı”

    Kızıl Goncalar’ın Müyesser’i Asiye Dinçsoy ile oyunculuğun dönüştürücü gücünü, Pelin Esmer’in ödüllü filmi “O Da Bir Şey mi?” ile çocukluk anılarının kesişme hikâyesini ve bağımsız sinemadan popüler komediye uzanan çok katmanlı meslek yolculuğunu konuştuk.

    Yazan: Serpil Boydak17 dakikalık okuma
    Asiye Dinçsoy portre
    Asiye Dinçsoy

    Kızıl Goncalar dizisindeki Müyesser karakteriyle dikkat çeken oyuncu Asiye Dinçsoy, hem sinemada hem de televizyonda güçlü ve etkileyici performansıyla adından söz ettiriyor.

    “Bahoz”, “Toz Bezi”, “Press”, “Hayatın Tuzu”, “Dirlik Düzenlik”, “Yüzleşme”, “Büyük Kuşatma” ve son olarak Pelin Esmer’in yeni filmi “O Da Bir Şey mi?” ile tanıdığımız Dinçsoy, canlandırdığı karakterlere toplumsal ve duygusal bir derinlik katmasıyla öne çıkıyor.

    Sahnede ya da kameranın karşısında hiçbir karakteri yalnızca bir “rol” olarak görmeyen Dinçsoy, her birinin köklerini, acılarını, çatışmalarını ve dönüşümünü araştırarak, çalışarak yaşayan bir oyuncu.

    Pelin Esmer’in yazıp yönettiği “O Da Bir Şey mi?” filmi, 32. Adana Altın Koza Film Festivali’nden En İyi Film ve En İyi Yönetmen başta olmak üzere toplam 8 ödül aldı. Filmde Emine karakterine hayat veren Asiye Dinçsoy ile Adana’da bir araya geldik; filmin hikâyesini ve kendi oyunculuk yaklaşımını konuştuk.

    Film
    O Da Bir Şey mi?
    Yazan ve yöneten: Pelin Esmer
    Ödül
    32. Adana Altın Koza’da 8 ödül
    En İyi Film, En İyi Yönetmen ve diğerleri
    Dizi
    Kızıl Goncalar
    Müyesser
    Mekân
    Adana
    Söyleşinin yapıldığı şehir

    “O Da Bir Şey Mi, sosyolojik açıdan büyük şeyler söyleyen bir film”

    O Da Bir Şey mi? film afişi
    “O Da Bir Şey mi?” afişi

    Asiye Hanım, “O Da Bir Şey Mi” filminizin ilk gösterimi Rotterdam’da, Türkiye prömiyeri ise İstanbul’da yapıldı. Şimdi de Adana’dasınız. Bu filmde canlandırdığınız Emine karakterini bize biraz anlatabilir misiniz?

    Aslında karakterimden önce filmin hikâyesinden bahsedeyim. Film, taşrada yaşayan Aliye ile büyükşehirde yaşayan yönetmen Levent arasındaki ilişkiyi anlatıyor. Gerçekle kurmaca arasında gidip gelen bir yapısı var.

    Aliye, kendi hikâyesini, çok iyi hikâye anlatan bir yönetmen olan Levent’e anlatıyor. Zaman zaman ona hikâyelerini sesli mesajlarla gönderiyor. Levent de orada bir film çekiyor.

    Aslında biri taşrada, diğeri metropolde yaşayan iki insanın hayatlarının içine nasıl sıkıştıklarını gösteren bir hikâye bu. Küçük bir konu gibi görünse de sosyolojik açıdan büyük şeyler söyleyen bir film.

    Biraz da benim kendi hayat hikâyemle kesişiyor diyebilirim. Ben filmde Aliye’nin annesi Emine karakterini canlandırıyorum. Senaryo bana geldiğinde olayın Söke’de geçtiğini görünce çok şaşırdım. Çünkü ben de Söke’liyim. Bu büyük bir tesadüftü. Yönetmen Pelin Esmer, benim Sökeli olduğumu bilmiyormuş.

    Filmde adı geçen, çocukluğumuzda hep kapalı olan Efes Sineması gerçekten de var. 1980’lerde kapanmıştı ve ben çocukken hep önünden geçerdim. O zamandan beri hiç gösterim yapılmamış. Hemen karşısında da bir otel var. Senaryoyu okuduğumda çok etkilendim. Çünkü bir yönetmenin o yoldan geçmesi, orayı fark etmesi ve buradan bir hikâye kurması gerekiyordu. O yüzden çok şaşırdım ve bu projenin içinde olmak istedim.

    Senaryosu çok iyi yazılmış. Paralel ilerleyen hikâyeleri yazmak zordur ama film bu geçişleri çok iyi kuruyor. Bence çok güzel bir hikâye ve geriye gerçekten çok iyi bir film kaldı.

    Zaten Pelin Esmer, Türkiye’nin en önemli yönetmenlerinden biri. Bir dönemde çok önemli filmler yaptı ve hâlâ aynı çizgide devam ediyor. Bu yüzden bu filmin bir parçası olmak benim için çok kıymetli.

    Daha önce Pelin Esmer ile çalışmış mıydınız, yoksa bu ilk miydi?

    Hayır, ilk defa birlikte çalıştık. Sanırım Pelin beni daha önce oynadığım filmlerden tanıyordu. Elbette en doğru cevabı ona sormak gerekir ama bana menajerim aracılığıyla ulaşıldı.

    Menajerim “Pelin Esmer yeni bir film çekecekmiş, seninle de görüşmek istiyor,” dedi. Böyle başladı aslında her şey. Bence her yönetmen, karakterini yaratırken oyuncusuyla birlikte o dünyayı kurar. Bizimki de tam olarak öyle bir yolculuktu.

    “Film, küçük insan hikâyeleri üzerine kurulu”

    Proje seçimleriniz nasıl oluyor? Senaryoyu okuyup mu karar veriyorsunuz, yoksa “Pelin Esmer” ismi tek başına yeterli miydi sizin için? Oynayacağınız karakter de önemli mi?

    Açıkçası artık bu konuda birçok denklemi birlikte değerlendiriyorum. Kariyerimin ilk yıllarında, her oyuncu gibi çok fazla seçme şansım yoktu. Ama şanslıydım ki çok iyi projeler ve çok iyi yönetmenlerle çalıştım. Hepsi o döneme damgasını vuran yönetmenlerdi. Ama şimdi elbette seçme şansım daha çok var olarak görüyorum. Bir proje teklifi geldiğinde hikâyeye özellikle bakıyorum. Gerçekle bağını ne kadar kurmuş? Eğer kurgusal bir tarafı varsa, onu ne kadar işleyebilmiş? Karakterleri ne kadar derinlemesine yazmış? Bunların hepsi benim için önemli.

    Siz Rotterdam’a gittiniz mi?

    Rotterdam’a gidemedim çünkü o dönemde Kızıl Goncalar dizisinin setindeydik, o yüzden maalesef olamadı. Filmi ilk kez İstanbul Film Festivali’nde izledim.

    Orada seyircilerden nasıl geri dönüşler aldınız? Çünkü genelde festival gösterimlerinden sonra bir söyleşi bölümü olur.

    Çok güzel tepkiler geldi. Daha sonra film Rusya’da da gösterildi. Bulgaristan’da, Sofya’da da gösterildi. Pelin’le konuştuğumuzda çok güzel tepkiler geldiğini söyledi. Film, büyük olayları anlatan bir yapıda değil, daha çok küçük insan hikâyeleri üzerine kurulu. İlk bakışta kimsenin ilgisini çekmeyecekmiş gibi görünse de herkes kendinden bir parça buluyor içinde. Film, hayatlarımızda “O da bir şey mi?” dediğimiz küçük şeylerin aslında ne kadar büyük ve anlamlı olduğunu hatırlatıyor.

    Bence kalıcı bir film olacak; hani bazı filmler vardır ya, zamanı olmayan… Öyle bir film bu. Hepimizin hikâyesi aslında. Hepimizin sıkışmışlıkları, gençliğinden birer parça… Çoğumuz taşralıyız, o duyguyu çok iyi biliriz. Oradaki hayallerimiz, birinin “önemli biri” olarak gelişiyle hayallerimizin nasıl katlandığını biliriz. Bu yolculukları hepimiz yaşadık bence. Çok doğru bir yerden yakalıyor.

    Film karesi: bir kadın ve küçük bir kız, bir lokantada masa başında
    “O Da Bir Şey mi?” filminden bir kare
    “
    Film, hayatlarımızda “O da bir şey mi?” dediğimiz küçük şeylerin aslında ne kadar büyük ve anlamlı olduğunu hatırlatıyor.

    Çekimler sırasında eski arkadaşlarınızı gördünüz mü, sizin için ilginç anlar yaşandı mı?

    Evet, film Söke’nin çok eski bir mahallesinde çekildi. Benim karakterimin evi de oradaydı. Oralarda çekim yapmak benim için gerçekten çok hoş bir deneyimdi. Tabii ki haber yayılmış: “Söke’de film çekiliyor, Asiye oynuyormuş” diye. Eski arkadaşlarım, tanıdıklarım çok merak ettiler filmi.

    Açıkçası çocukluğuma dönüp baktığımda, Söke gibi batıda bir şehir olmasına rağmen sanat anlamında imkânları çok kısıtlıydı. Tiyatrosu, sineması yok denecek kadar azdı. Bence bu tür şehirlerin çok daha aktif ve sanatsal olarak gelişmesi gerekiyor. Mesela Adana Altın Koza Film Festivali var. Neden bir Kuşadası ya da Söke Film Festivali olmasın? Çok büyük, potansiyeli yüksek bir şehir çünkü. Bu tür festivaller, özellikle üniversitelerle birlikte, şehirlerin dönüşümünde çok önemli bir rol oynuyor. Şimdi dijitalin gelişmesiyle sanata ulaşmak çok daha kolay. Ama benim çocukluğumda öyle değildi. Ben nasıl oyuncu oldum diye düşündüğümde, geçmişi çok kurcalamam gerekiyor ki nereden filizlendiğini bulayım.

    O dönemde TRT’de tiyatro oyunları vardı, şehir tiyatrolarının temsillerini çekip yayınlarlardı. Biz de oralardan tiyatro izlerdik. Ben 15-16, hatta 19 yaşıma kadar hiç canlı tiyatro izlemeden tiyatrocu olmaya karar verdim. Nasıl mı? İşte o da hayatın bana kurduğu başka bir hikâye…

    Gerçekten nasıl hayal ettiniz tiyatrocu olmayı?

    Aslında tiyatro ilk hedefim değildi. Ben genel olarak sanata yakın bir çocuktum. Resim yapardım, dansa çok ilgiliydim, çamurdan heykeller yapardık. Yani sanatsal yönüm hep vardı. Müziği de çok isterdim ama müzikle çok erken yaşta ilgilenmek gerekiyordu. Tiyatro ise hepsini kapsayan bir alan; içinde drama, dans, müzik… Her şeyden biraz var. Belki her birinde “yarım” da olsan, hepsine dokunabiliyorsun. Bu yönüyle tiyatro bana çok ilgi çekici geldi. O dönemde çok okuyan bir çocuktum, tiyatro sanki o okuduklarımı, hissettiklerimi bir araya getiren bir yer gibiydi.

    Okulu kazandınız, eğitime başladınız. İlk gün neler hissettiniz? “Evet, iyi ki bu bölüme girmişim” dediniz mi, yoksa sizi korkuttu mu?

    Lise ve ortaokulda çalışkan bir öğrenciydim ama bir süre sonra hiçbir şey istememeye başladım. Bize sunulan, olunması gereken meslekler; öğretmenlik, doktorluk, mühendislik bana hiç ilgi çekici gelmiyordu. O dönemde ablam İstanbul’da üniversitedeydi, onun yanına geldiğimde tesadüfen bir tiyatro kursuyla karşılaştım ve girdim.

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi Tiyatrosu’nun alt gruplarının oluşturduğu bir kurstu bu. Orada hocalarımın yönlendirmesiyle konservatuvar sınavlarına hazırlanma kararı aldım. Açıkçası o hazırlık sürecinde çok şey öğrendim. Çünkü oyunculukla ilgili hiçbir şey bilmiyordum. Hatta oynayabilir miydim ondan bile emin değildim. Kendimi keşfetmem, “evet, oluyor galiba” diyebilmem uzun yıllarımı aldı.

    Üniversite bana çok iyi geldi. Bazıları oyunculukta eğitim şart değildir derler, elbette alaylı çok iyi oyuncular var. Ama benim için, hiçbir şey bilmeyen biri olarak, o eğitim çok değerliydi. Füsun Akatlı, Seçkin Selvi, Engin Cezzar, Gürhan Elmalıoğlu, Tijen Par ve Ali Taygun gibi çok kıymetli hocalardan ders alma şansım oldu.

    Hepsini çok saygıyla anıyorum. Çoğunu ne yazık ki kaybettik… Artık eğitimler de o dönemdeki gibi değil, öyle hocalar kalmadı maalesef. O yüzden kendimi gerçekten şanslı hissediyorum, çok özel bir döneme denk geldim.

    “Çok özel bir iş yapacaksın, kıymetini bil”

    Aileniz oyuncu olma isteğinize nasıl yaklaştı? “Neden doktor olmuyorsun?” gibi bir yönlendirme ya da karşı çıkış oldu mu?

    Çok ilginç bir dönemdi benim için. İlginçtir, hiç kimse karşı çıkmadı. Babam çiftçiydi ama çok aydın bir insandı. Dünyayı, insanı, hayatı anlamaya çalışan biriydi. Annem ise ev hanımıydı daha doğrusu ev emekçisiydi. Altı kardeşiz biz, onun emeği çok büyüktür. Altı çocuğu büyütmek kolay değil. Annem gerçekten büyük bir emekle, bütün hayatını buna verdi. Babam da özellikle kız çocuklarını daha özgür yetiştirmek isterdi. Hepimizin okumasını çok destekledi, bunun için çok çabaladı. Kendi eğitimi yarım kaldığı için… Ekonomik koşullar ve babasının hastalığı nedeniyle lisedeyken okulu bırakmak zorunda kalmış. Çok başarılı bir öğrenciyken. O yüzden bizde o yarım kalan şeyi tamamlamayı çok istedi ve başardı da, hepimiz okuduk.

    Tiyatro okumak istediğimi söylediğimde de hiçbir şekilde karşı çıkmadı. Aksine, “Çok özel bir iş yapacaksın, kıymetini bil” dedi. Mesleğin adını söylemedi ama ne demek istediğini anladım. Fakat babam bunların hiçbirini göremedi. Filmlerimi, bu noktaya gelişimi… 2006’da kaybettik onu. Ama beni en başından beri tanıyan, gören, inanan biriydi. O güvenini ben hâlâ taşıyorum.

    Evin içinde sanata dair bir yönlendirme yoktu ama engelleyen bir baskı da olmadı. Aslında bu bile bir şanstı. Çünkü birçok kişinin ailesi “garanti meslek” ister ya… Bizde o olmadı. Ben neye ilgi duyuyorsam, kendimi nerede iyi hissediyorsam, onun peşinden gitmem konusunda desteklendim.

    Filmografinizde bağımsız sinemanın çok ağırlıklı bir yeri var. Bu projelerde yer almak sizin için bilinçli bir tercih mi, yoksa hikâyelerin sizi içine çektiği doğal bir yolculuk mu?

    Açıkçası ben tiyatro bölümünden mezun olurken sadece tiyatro yapacağımı düşünüyordum. Sinemayla ilgili hiçbir planım yoktu. Mezuniyet oyunumuzu izlemeye gelen Kazım Öz o dönemde bir film çekiyordu. Kendisinin ilk uzun metraj filmi olacaktı, öncesinde “Fotoğraf” filmi vardı ama o orta metraj gibi. “Bahoz” filminde oynamıştım.

    Benim bitirme projem Hamlet’ti, onu izledikten sonra bana ulaşıp “Bir film çekeceğim, audition’a gelir misin?” dedi. Ama ben o zamanlar sadece tiyatro yapmak istediğim için hiç audition’a gitmedim.

    Ne zaman karşılaşsak “Neden gelmiyorsun?” derdi, ben de geçiştirirdim. Sonra bir gün tamam dedim, gittim. Bir sahne verdiler, denedim. Benim için tamamen yeni bir dünyaydı. Sonra süreç uzadı, tekrar çağırdılar, tekrar denedik ve sonunda film oldu.

    Aslında sinemayla, kamera ve kurgu dünyasıyla ilişkim orada başladı. Çünkü tiyatro yapacaktım ben. “Ben sinema da yapabilirim,” diye bir düşüncem yoktu açıkçası. Ama o filmden sonra bir şekilde yolum oraya doğru aktı.

    Tiyatro yapmaya da devam ettim ama daha çok bağımsız sinemada yer aldım. Bu bilinçli bir tercih değil, daha çok hayatın beni götürdüğü bir yön oldu. Bir sürü filmde oynamış oldum. Biraz şans, biraz denk gelme diyebilirim.

    “Büyük Kuşatma” filmindeki rolünüzle 57. SİYAD Ödülleri’nde ödül aldınız. Bu filmdeki deneyiminizden bahseder misiniz?

    Evet, “Büyük Kuşatma” benim için özel bir film. Senaryo bana geldiğinde ilk olarak yapımcının Vigo Film olduğunu öğrendim. Vigo Film, birbirine destek olan, farklı alanlarda çalışan ama aynı zamanda sinemaya gönül vermiş insanların kurduğu çok güzel bir oluşum. Birinin filmi olduğunda diğerleri destek veriyor. Bu tür birliktelikler, ekonomik olarak zor bir dönemde sinema üretiminin devam edebilmesi için çok kıymetli.

    Senaryoyu ilk okuduğumda beni en çok şaşırtan şey, hikâyenin ait olduğu sınıf oldu. Çünkü genellikle alt sınıfların, taşradaki insanların hikâyelerinde yer almıştım. Bu filmde ise daha “üst sınıf” bir dünyanın içinde yer alıyordum. Açıkçası ilk başta, bu kadar lüks mekânlarda bağımsız sinema nasıl çekilecek, kaynak bulunabilecek mi, diye düşündüm. Hatta o dönemki menajerimle de konuştuk bu konuyu. Ama her şey tek tek çözüldü, inanılmaz bir özenle çalışıldı ve çok güzel bir film çıktı ortaya. Filmin sinema dili de çok beğenildi. SİYAD’dan gelen ödül de bizim için çok anlamlıydı. Çok iyi bir oyuncu kadrosuyla çalıştık; Alp Öyken, Kazakistan’dan Cannes’da ödül almış olan Samal Yeslyamova ve Dolunay Soysert gibi isimlerle bir aradaydık.

    Film hem içerik hem biçim olarak güçlüydü. Benim canlandırdığım karakter de oldukça farklı ve ilginçti; komedi tarafı olan ama incelikli, küçük espri dokunuşlarıyla derinleşen bir karakterdi. Oynaması benim için gerçekten çok keyifliydi.

    “Bence sektörün en önemli sorunlarından biri: Cesaret eksikliği”

    “Büyük Kuşatma”daki karakterinizin komedi tarafı olduğunu söylediniz. Bu arada geçmişinizde iki Recep İvedik filmi de var değil mi? Onlar nasıl oldu?

    O işler aslında o dönem birlikte çalıştığım menajerim aracılığıyla geldi. İlk olarak Recep İvedik 1’de oynadım. Sonra orada rahmetli Ertunç Şenkay vardı. O beni çok beğeniyordu sette. Hep hissediyordum uzaktan uzağa. Sonra Hatice Yakar vardı, o da yardımcı yönetmendi. Daha sonra Hatice’nin yönettiği “Öfkeli Çılgınlık Karamsar Çile” adlı filmde de oynadım. Hepsi sinemayı çok seven, bağımsız sinema yapmak isteyen güzel insanlardı.

    Çok iyi ilişkiler kurduk. Açıkçası Recep İvedik’in bu kadar popüler olacağını o dönemde kimse bilmiyordu. Ben o zaman öğrenciydim, para kazanmam gerekiyordu. Teklif geldi, kabul ettim. Senaryoya da çok hakim değildim, neyin içinde olduğumu da tam olarak bilmiyordum. Sonra ikinci film için teklif geldi. İkincisinde daha belirgin bir karakter oynadım. Ve sonuçta filmografimde böyle bir sayfa da açılmış oldu. Bu konuda hiç mutsuz değilim. Bazen insanlar “O filmde neden oynadınız?” gibi sorular soruyorlar ama ben öyle düşünmüyorum. Sonuçta sektörde her şey yapılabilir.

    Ana akım sinema da var, bağımsız sinema da var. Bunları bu kadar kesin çizgilerle ayırdığımızda, sonra da “Neden bağımsız sinema yeterince görünür değil?” diye şikayet edebiliyoruz. Bence o iki dünyanın bir şekilde buluşması gerekiyor. Tabii “Recep İvedik” buna doğrudan bir örnek değil ama ben bir oyuncu olarak senaryodan ya da filmin gişesinden sorumlu değilim. Ben işimi gerektiği gibi yaparım, gerisi artık filmin yolculuğudur.

    “Komedi yapmak zor”

    Recep İvedik’in yanı sıra bir dönem ‘Güldür Güldür’ ekibinde de yer aldınız. Bağımsız sinemanın o derinlikli, dert edinen dünyası ile komedi sahnesi arasında oyuncu olarak nasıl bir denge kuruyorsunuz? Hangisinde daha iyi hissediyorsunuz kendinizi?

    Komedi yapmak zor. Şöyle bir zorluğu var. Bizim okullarda hep drama çalıştırılır ve oraları biz öğreniriz, biliriz. O duygu yani kas hafızası gibi duygu hafızalarımız gelişir vesaire ama komedi çok çalıştırılmaz ya da komediyi hep tip üzerinden çalıştırırlar. Oysa çevremizde gördüğümüz “komik” insanlar tip değil, karakterdir. Komedi bu yanlış yaklaşımlarla biraz zorlaşmış durumda.

    Tabii ki çok yetenekli, maharetli oyuncuların komediye yatkın olduğu görülüyor ama ben her iki türde de kendimi iyi hissediyorum. Yine de tip komedisinden çok, durum komedisi içinde oynamayı seviyorum.

    Güldür Güldür Show setinde, kostümlü beş oyuncu bir balkon dekorunun arkasında
    Güldür Güldür Show’dan bir kare

    Güldür Güldür de bu anlamda çok kıymetli bir deneyimdi. Oradaki arkadaşlarımın ne kadar yetenekli ve üretken olduklarını gördüm. Benim için bir okul gibiydi diyebilirim. Çünkü hem her hafta yeni bir karakter yaratmanız gerekiyor hem de doğrudan seyirciyle karşı karşıyasınız.

    Kısa bir dönem sürdü ama çok şey öğrendim. Onlar 20 yıldır birlikte çalışan bir ekip; birbirlerini çok iyi tanıyorlar, senaristler de onları tanıyor. Yeni gelen biri olarak hemen adapte olmak kolay değil. Siz yeni gitmişsiniz. Kendinizden, cebinizden bir şeyler götürmeniz gerekiyor. Ben öyle bir oyuncu değilim. Ben daha çok karakteri zamanla inşa etmeye, bir senaryonun olmasına, yönetmenle tartışarak geliştirmeye alışkınım. Bu yüzden ilk başta zorlandım ama çok keyifli bir süreçti.

    Normalde arkadaş çevremde eğlenceli, esprili biri olarak bilinir, “komik” bulunurum ama bunu henüz sinemaya ya da televizyona tam yansıtamadım. Umarım bir gün olur. Bizim sektörde bir oyuncu bir rolde beğenildiğinde genelde hep o çizgide devam ettiriliyor. Risk almak istemiyorlar. Oysa oyuncuya alan açılmalı, farklı yönleri denenmeli. Bence sektörün en önemli sorunlarından biri bu: Cesaret eksikliği. Bir oyuncunun yelpazesine, neler yapabileceğine iyi bakmak gerek. Bence oralar bizde sıkıntılı, sorunlu ama zamanla değişeceğine inanıyorum.

    “Kızıl Goncalar benim hayatımda da çok şeyi değiştirdi”

    Filmlerinizin yanı sıra birçok dizide de yer aldınız. Son olarak Kızıl Goncalar dizisinde canlandırdığınız Müyesser karakteri oldukça özel bir roldü. Biraz o süreçten bahseder misiniz? Nasıl dahil oldunuz bu projeye? Müyesser size neler kattı?

    Açıkçası o dönem bir dizim yeni bitmişti. Menajerim bana “Kızıl Goncalar” adlı bir projeden bahsetti. “Çok konuşulan bir iş, senaryosu da çok dikkat çekiyor, seninle de görüşmek istiyorlar” dedi. Ben o sıralar tiyatroda, Moda Sahnesi’nde “İki Kore’nin Birleşmesi” oyununda oynuyordum. Sonra görüşmeye gittik. Yönetmen Ömür Atay’dı. Kendisiyle daha önce sinema çevrelerinden, festivallerden tanışıyorduk. Benim filmlerimi izlemiş biriydi. “Dirlik Düzenlik” filmim Antalya Altın Portakal’dayken karşılaşmıştık. Beni daha önceki işlerimden tanıması benim için bir avantaj oldu. İlk başta aslında başka bir karakter için görüşmeye gitmiştim. “Birgül” adlı bir karakterdi, onunla ilgili konuşmuştuk. Daha sonra “Müyesser” adında yeni bir karakter olacağı ve onu benim için yazacaklarını söylediler.

    Gece, pencereden görünen bir evde yemek masasında oturan üç kişi
    “Kızıl Goncalar”dan bir kare

    Karakter henüz senaryoda tam olarak şekillenmemişti, sadece ikinci bölümde gireceği belliydi. Sonra diziye dahil oldum ve gerçekten karakter yoktu ortada, bir dünya vardı. Çünkü Müyesser ilk başta ortada olmayan bir karakterdi ama zamanla büyüdü, derinleşti. Din konusunda ve dini terminoloji konusunda hocalarla birlikte çalıştık, çok araştırdık. Ömür hocayla da uzun uzun konuştuk, birlikte karakterin yolculuğunu inşa ettik.

    Ömür hocanın beni sinemadan tanıyor olması, “yapabilir” güvenini bana hissettirmesi büyük şanstı. Bu güvenle karaktere daha cesur yaklaştım. Senaristlerimiz çok iyi gözlemciydi. Oyuncuların sahnedeki reflekslerini, küçük detayları fark edip senaryoya dahil ediyorlardı. Şükrü Necati Şahin gerçekten mükemmel bir kalem bence. Oynadıkça Müyesser karakteri de senaryoda gelişti, derinleşti. Çok severek oynadım Müyesser’i. Oyuncu olarak da hem araştırma hem de oyunculuk anlamında beni çok besleyen bir deneyimdi bu dizi.

    “Oyunculuk benim için bir dönüşüm alanı”

    Uzun bir süre nefret edilen bir karakterdi Müyesser değil mi?

    Açıkçası ben hiçbir zaman o yorumlara takılmadım. Çünkü herkes kötü bir karakter oynuyorsun diyordu. Ben Müyesser’in kötü biri olduğunu düşünmedim. Bence o, kendi doğruları ve amaçları olan bir karakterdi. Ben de onu yargılamadan, neden öyle davrandığını anlamaya çalışarak oynamayı seçtim. Bu da bence doğru yoldu.

    “
    Önemli olan onu yargılamadan, anlamaya çalışarak oynamaktır.

    Bir karakteri ideolojik olarak kendinizden çok farklı bir şekilde oynayabilirsiniz ama önemli olan onu yargılamadan, anlamaya çalışarak oynamaktır. Benim için Müyesser de öyle bir karakterdi.

    “Kızıl Goncalar” benim hayatımda da çok şeyi değiştirdi. Ben hâlâ yüksek lisans öğrencisiyim ama tez aşamasında takıldım, yazamıyorum. Tez konum da aslında bunun üzerineydi: “Bir karakter yaratırken o karakterin oyuncuyu dönüştürmesi.”

    Yani bir karakteri çalışırken siz de değişiyorsunuz. Benim oynadığım hemen her karakter beni dönüştürdü. Çünkü çoğu toplumsal gerçekçi hikâyelerdi; dolayısıyla topluma, tarihe, insana dair bir şeyler söylüyorlardı. Müyesser de öyleydi. Daha önce oynadığım “Toz Bezi” de öyleydi.

    O karakterleri araştırırken, o insanların yaşadıklarını anlamaya çalışırken siz de öğreniyorsunuz, fark ediyorsunuz.

    Mesela “Toz Bezi”ni oynarken kadın emeği nedir, ev işçilerinin hakları nelerdir onları öğrendim. “Bahoz”da oynarken Kürt meselesine dair, Müyesser’de ise tarikatlar ve inanç dünyası üzerine çok şey öğrendim. Yani her karakter bana yeni bir alan açtı. Bir kitabı okurken nasıl değişiyorsak, bir filmi izlerken nasıl başka bir bakış kazanıyorsak, oyunculukta da öyle oluyor. Ben de çok değiştim. Her rol biraz sizi eğitiyor, büyütüyor, dönüştürüyor. Toplumda o karakterlerin karşılığını gördüğünüzde de artık başka bir gözle bakabiliyorsunuz ve daha iyi anlıyorsunuz. O yüzden benim için oyunculuk karşılıklı bir gelişim süreci diyebilirim.

    Peki, filmler, diziler, tiyatro ve dijital projeler… Klasik bir soru vardır ya, hangisini tercih ediyorsunuz diye? Hangi platform size daha çok güven veriyor?

    Ben oyunculuğa çocuklukta evde taklitler yaparak ya da şarkı söyleyerek başlamadım. Daha çok dünyayı sorguladığım, sistemin nasıl işlediğini anlamaya çalıştığım bir dönemde 14-15 yaşlarımda normal meslekler beni tatmin etmedi ve sanatı seçtim. Sanatın dönüştürücü gücüne inanarak bu işi yaptım. Bu yüzden insanlara ulaşabildiğim her platformda olmak istiyorum. Benim için hepsi eşit derecede kıymetli.

    Tiyatronun yeri çok ayrı. Oyunculuğun temeli tiyatro ve oralardan çok besleniyoruz. Ama günümüzde sinema da çok önemli. Yedinci sanat olarak sinema, izleyiciyle buluşma imkânı ve uluslararası festivaller sayesinde çok geniş bir etki alanı sağlıyor. Burada bir film yapıyorsunuz, Avrupa’da, Asya’da, Amerika’da bir sürü festivalde izleyicilerle buluşuyor. Dijital platformlar da aynı şekilde.

    Tiyatronun hâlâ çok büyük bir keyfi ve etkisi var, ama süreklilik ve görünürlük açısından sınırlı. Benim öğrenciliğimde izlediğim oyunların çoğu aklımda bir yerde kaldı. Ama bunun sürekliliği yok. Ama tabii ki tiyatro yapmanın keyfi ve verdiği haz bambaşka. Ya da izlemenin. Ben hiçbirini diğerinden üstün görmüyorum, hepsi eşit derecede değerli.

    “Kızıl Goncalar” özel bir işti, televizyon dizisi olarak görmüyorum. Karakter analizi, senaryo, yönetmenlik ve sinematografi açısından sinema niteliğinde özel bir işti. Dolayısıyla hepsi bana farklı anlamda katkı sağlıyor ve eşit değerde.

    Asiye Dinçsoy söyleşisinden görsel

    “Her ödül bir karaktere, bir emeğe verilen şefkat gibi”

    Bu süreçte birçok ödül aldınız. Ödül almak nasıl bir duygu sizin için?

    En son “Büyük Kuşatma” ile Sadri Alışık’ta “Yardımcı Rolde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü”nü aldım. Ödüllerin adlandırılması bile önemli çünkü emeğin karşılığının tam olarak görünmesi değerli. İlk ödülüm ise 2009’da Adana Altın Koza’dan gelmişti; “Hayatın Tuzu” ile “Umut Vadeden Kadın Oyuncu” ödülünü aldım. O benim için gerçekten çok özel ve çok şaşırtıcıydı, hiç beklemiyordum. Bir de Adana gibi bir festivalden gelmesi… Sonra bir daha ödül alamadım Adana’dan (gülüyor)

    O yıllar benim sektöre yeni girdiğim dönemdi. Henüz görünür değilsiniz, kimse sizi tanımıyor, ne yaptığınızı kendiniz bile tam anlamıyorsunuz. Ödüllendirmek biraz da görünür kılmak demek. Ödül alınca şöyle düşünüyorsunuz: “Demek ki doğru bir yerden gidiyorsun Asiye.” Çünkü ne yaptığınızı da tam anlamadığınız bir dönem. Birileri sizi filminde oynatıyor, geri dönüş seyirci ile oluyor ama ne yaptığınızı tam olarak çözemediğiniz ya da çok fazla karakter oynamadığınız bir dönemde çok önemliydi.

    Sonrasında “Press” ile SİYAD’da “Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü”nü aldım. Sonra “Toz Bezi” ile Nürnberg, İstanbul, Ankara film festivallerinden ödüller aldım. Sonra “Dirlik Düzenlik” filmiyle de ödül aldım. Hemen hemen her filmimle ödüllendirildim aslında. Şans da vardı elbette ama bence her şey yolunda gitti. Ve tüm samimiyetimle söylüyorum, her ödül ilk ödülüm kadar heyecan veriyor. Hiç “Tamam artık, yeter” duygusu olmuyor.

    Bir de benim için çok ayrı yeri olan Uçan Süpürge’nin özel ödülü var. Her ödül bir karaktere, bir emeğe verilen şefkat gibi. “Görülüyorum, seviliyorum” duygusu güzel bir his.

    Kadın yönetmenlerle çalışmak sizin için nasıl bir deneyim?

    Aslında çok fazla kadın yönetmenle çalışmadığımı sonradan fark ettim. Çünkü hâlâ çok az kadın film çekiyor. Ama çalıştıklarım benim için çok özel deneyimlerdi. Hep kadın yönetmenlerle çalışabilirim hiç sorun değil yeter ki onlar film çeksinler, biz çalışalım. Kadın yönetmenler kendilerini kabul ettirebilmek için çok ayrıntılı ve çok özenli çalışıyorlar açıkçası.

    Mesela Pelin Esmer… Çok profesyonel, ne yapmak istediğini çok iyi bilen bir yönetmendi. Sete tamamen hazır geliyordu. O netlik ve sakinlik bana çok şey öğretti.

    Ahu ile “Toz Bezi” ise hayatımda başka bir yerde. Ahu da hikâyenin dert ettiği şeye çok inanıyordu ve ekipte de çok fazla kadın vardı. Kamera önünde ve arkasında. Bu bilinçli bir tercihti. Yapımcımız Çiğdem Mater de öyleydi. O set, o süreç, festival yolculukları… Hepsi çok kalbimde. Kadınlar daha çok film yapsın. Biz çalışalım. Yapacak çok şey var çünkü.

    Çok teşekkür ederim Asiye hanım, sizinle sohbet etmek çok keyifliydi.

    Ben teşekkür ederim.

    Bu söyleşinin kısaltılmış bir versiyonu ilk olarak 7 Kasım 2025 tarihinde kultursanatgazetesi.com’da yayımlanmıştır. Söyleşinin tam ve genişletilmiş metni ilk kez SANATHAYAT’ta okurla buluşmaktadır.

    #AsiyeDinçsoy #Odabirşeymifilmi #PelinEsmer #Recepİvedik #AdanaAltınKozaFilmFestivali #KızılGoncalar #film
    SanatHayat
  • Hello world!

    Welcome to WordPress. This is your first post. Edit or delete it, then start writing!